Oops! It appears that you have disabled your Javascript. In order for you to see this page as it is meant to appear, we ask that you please re-enable your Javascript!

Trend Değil Anneanne Ayakkabısı

Biliyorum, bu yazıyı Shoepera’da hep alışkın olduğunuz gibi yine trend bir ayakkabı çeşidinden, bir ünlünün uğurlu ayakkabılarından, vals ayakkabılarından ya da belki baharlık ayakkabı modellerinden bahseden neşeli havadisler almak için okumak istediniz. İlişkimiz hep böyle oldu sizlerle Shoepera’da çünkü ben o yazıları şimdiye dek hep SİZE ve SİZİN için yazmıştım.

Bugünkü yazımda havalı ve cool modeller, iddialı moda şovları ya da fosktrot ayakkabıları olmayacak. Ben bu yazıyı çokça kendime yazıyorum bugün. İstiyorum ki, bu yazıyla tarihe bir kayıt düşülsün. Hala inanamadığım gerçeğin keskin yüzü her okuyuşta beni ikaz etsin; bana anımsatsın neyimi kaybetmiş olduğumu…

Bu yazıda hiç trend olmayan, alışveriş yaparken “demode bulunan” pek beğenilmeyen bir modele rastlayınca “anneanne ayakkabısı gibi” diye anılan türden bir ayakkabının ve sahibesinin öyküsü var. Çok özel, nev-i şahsına münhasır bir kadının ayakkabıları bunlar…Beni bırakıp da geçtiğimiz hafta sonsuzlara uçup giden anneannemin, Şadiye Hanım’ın ayakkabıları…

Bu yazıyı fazla kişisel bulur da okumaktan vazgeçerseniz hiç gücenmem size…Gönül koymam…Niçin güceneyim? Hayatının en ağır kaybını, en büyük yıkımını geçen hafta yaşamış biri olarak artık sihirli bir zırhım var benim: Yıkılmazlık, gücenmezlik, incitilemezlik zırhı…

Şadiye Hanım…Benim kıymetlim, atom karıncam, kalbimin köşesi, becerikli, şen şakrak, altın saçlı zümrüt gözlü anneannem bana verdiği sözü tutmaktan vazgeçti; saniyede uçtu gitti kuş olup bilinmezlere…Hiç huyu değildir halbuki…Dayanıklı kadındır; ufak tefektir ama hükümet gibidir o; hiç bizi bırakır da gider mi? Gidermiş meğer; öyle dediler…

94 yıllık yorgun bedeni kendi serüvenini tamamladığına karar vermiş olacak ki, bana bir ömür boyu koşulsuz sevgi veren kalbi atmaktan vazgeçmiş artık, duruvermiş. Yarım saat geri getirmeye uğraşmışlar; Şadiye Hanım artık öylesine yorgun, öylesine kararlıymış ki veda etmeye; geri gelmemiş…Öyle dedi doktor bey.

büyük anne ayakkabısı

anneanne-ayakkabisi-anneanne-torun-aski

İşte bu ayakkabılar Şadiye Hanım’ın…Onun 94 yıllık serüveninde ruhunun arabalarından bir çift bu. Trend mi? Hiç değil. Çok daha iyisi. O bir “anneanne ayakkabısı”. Kolay mı öyle bir asırlık Şadiye Hanım’a yaşam serüveninde eşlik eden ayakkabılardan olmak? Ayakkabı aşkımda Şadiye Hanım’ın da payı pek çoktur. 1.55’lik boyuyla daha gençken 15 pont ayakkabılar döpiyesler giyer; broşlarını takar, saçlarını “mizanpli” yaptırıp beni alır şen şakrak gezmelere götürürdi küçükken o beş karış topuklularla

5 yaşıma dek yabancı ülkelerde hiç bırakmamıştı elimi. Türkiye’ye gelince yaşım küçük diye beni ilkokula almadıklarında yıkılmıştım. Avunayim diye beni haftada 4 gün klasik baleye götürüp getirirken zatürre olmuştu da o zaman bile bırakmamıştı elimi. İlk resitalimde en öne kurulup annemle beraber fotoğraflarımı çekerken sanki dünyanın en yetenekli en güzel kızıymışım gibi davranmıştı. Canımın içi…

Fahrettin Kerim Gökay’ın devasa bahçesinde ağaçların tepelerinde gezip dut toplarken düşüp oramı buramı yaraladığımda hiç kızmaz; oksijenli sularla “yakmayan tentürdiyot”larla usul usul temizlerdi yaralarımı. İlkokul boyunca her sabah saçlarımı yumuşak hareketlerle uzuuuun uzuuuun fırçalar; kurdelelerimi fiyonk yaparken de bana dedemle nasıl tanıştıklarını anlatırdı.

Bin kere dinlediğim hatıralar için bayıla bayıla “ille bir daha anlat dedemle nasıl tanıştınız” diye tuttururdum da hiç kırmazdı beni…Geceleri yatmadan önce Küçük Prens’i, Binbir Gece Masalları’nı, Hansel ve Gretel’i, Nasreddin Hoca’yı, Arı Maya’yı bıkmadan usanmadan yorgun gözlerle bana okur; yarısında uyuyakaldıysam ertesi sabah kahvaltıda öykünün ya da masalın sonunu sürprizi kaçmasın diye zinhar söylemez, geceye saklardı…

Koyu bir edebiyatçıydı Şadiye Hanım… Ümit Yaşar Oğuzcan’ın öğrencisiydi. Yıllar ve yıllarca TRT’ye temsiller piyesler yazmış, şiir kitapları olan hassas ve özel bir kadındı. Topluluk önünde konuşma yapmayı, edebiyat ve okuma aşkımı, romanları, temsilleri, şiiri bana aşılayan, sohbetlerin aralarına ezberden dizeler serpiştirip bizi şaşırtıveren bir hatipti. “Kim 500 Milyar İster?” yarışmasında büyük ödül sorusunu tam 4 kez bilmiş ve Harvard’lı bir yarışmacının cevabı bilememesine “Nasıl mektepli bunlar böyle?” diye çok hayret etmiş minimini ama dev bir kadından söz ediyoruz…

Ispanak yemeğe ve süt içmeye ikna olmam için haftalarca beraber merhum Barış Manço’nun “Adam Olacak Çocuk”unu izlemiştik. Sütü bir türlü sevemesem de Şadiye Hanım bana ıspanağı tam seveceğim gibi hazırlar, Barış Abi’nin sebzenin faydaları konusundaki ikazlarını anımsatır, ne yapar eder tüm besin gruplarını zorlamadan bana yedirmeyi başarırdı. Akşam meyvelerimi ise soyar, dilimler, hazır eder ve bu defa da merhum Adile Naşit’in “Uykudan Önce” programını bıkmadan izlerdi benimleBarış Manço’yu izleyerek ben adam olabildim mi bilemem ama Şadiye Hanım pek şahane bir kadındı….

Elimden tutar, çocuk piyeslerine, tiyatrolara götürürdü beni; çıkışta ise en sevdiğim restorana giderdik yine el ele. Hem yemekleri götürürdüm hem de bu oyundan neler anladık, sanatçı bize ne anlatmak istedi diye beraber fikir jimnastikleri yapardık…

Ama ben de ona eşlik ederdim kendi boyuma göre. Karşı marketten ekmek almak, mantı, zeytinyağlı sarma veya Şadiye Hanım’ın meşhuuuurrr su böreğinin malzemelerinin hazırlanmasına yardım etmek, tozları evin içine dağıtmadan almak benim minik görevlerimdendi.

Türk Sanat Müziği makamlarını birbirinden ayırt etmeyi de bana Şadiye Hanım öğretmişti. “Rast makamı ile nihavend makamının farklarını” biliyor musunuz? Bilmezsiniz siz; sizin Şadiye Hanımınız yok ki…Ben biliyorum; Şadiye Hanım öğretti bana…

7 yaşında “Kimseye etmem şikayet, ağlarım ben halime; titrerim mücrim gibi baktıkça istikbalime” eserini fark etmeden onunla ezberleyiveren bir çocuktum ben. Beraber çarşı pazar dolaşırdık; hangi meyve nasıl seçilir, ne nereden alınır, eczacıyla, bakkal amcayla, nalburla, su satan çocuklarla nasıl sohbet edilir kimden öğrendim sanıyorsunuz?

Pazar günleri TRT’de “Hikmet Şimşek’le Pazar Konseri”ni Şadiye Hanım’ın bana yaptığı kekler/fırında sütlaçlar ve meyveli süt eşliğinde pür dikkat izler; kompozitörlerin hayat öykülerini aklımda tutmaya çalışırdım. O bilirdi hepsini. “Anneanne sen bütün bunları başının içinde nasıl tutuyorsun?” derdim; güler geçerdi Şadiye Hanım…

Derken derken yıllar yılları kovaladı; geldik mi 10 yaşında fransız okulunun kapısına. Tek kelime fransızca bilmeyen anneannemi okulun “dikte” adı verilen acımasız sınavlarına çalışmak için başıma memur etmiştim. Öğrendiğim fransızca soru kalıplarını, fiil çekimlerini koşup ilk ona sayar dökerdim “Bak neler öğrendim bugün” diye; o da büyük bir ciddiyetle dinler sonra “Yapar benim torunum” derdi.

Ona gönlümce şımarabilirdim. Sonsuz bir “şımarma kredim” vardı Şadiye Hanım’da. Şadiye Hanım gençliğinde anneme annelik ederken daha bir disiplinli, daha bir kuralcıymış. Ama torun olunca “disiplin verme” işi anne babamızda olduğundan anneanne sadece sonsuz sevgi veren, mis kokulu, hep gülen, komşuların ve esnafın sevgilisi tatlış mı tatlış bir kadına dönüşüveriyor. Karşılık beklenmeden, koşulsuz ve sonsuzca sevilmek büyük bir lüks değil de nedir? Dış dünyada ve her şeyin karşılığının beklendiği yetişkinlik hayatımızda bu hakkımız ve şansımız pek olmuyor…

Biliyorum ki, yaşam büyülü bir döngüsellik içinde doğum ve ölümden, yapımdan ve yıkımdan oluşan devasa bir serüven. Kıymetlilerimizle “bir gün” vedalaşacağımızı kalbimizin ve aklımızın bir köşesinde hep biliyoruz. O “bir gün”ü hep çok uzaklarda sanıyoruz. Ama bilmek başka, “o an” geldiğinde yaşamak bambaşka.

Ben hayatta “telafi”si olan hiçbir şeye üzülmem. İş mi kaybettiniz, bulursunuz, para mı kaybettiniz, yeniden kazanırsınız, şirketiniz mi battı, yeni bir iş planı yaparsınız, boşandınız mı, hayat görüşünüze daha uygun yeni bir kişiyle yeniden bir yaşam kurarsınız…Telafisi olan şeyler için gözyaşlarınızı ziyan etmeyin…Yuvarlayamadığımız tek kaya “ölüm” kayasıdır.

Ölüm gelip vade bitti mi, yaşamın büyük yasası bize acımaz; istisna yapmaz. Yakarışlarımız nafiledir, en kıymetlimiz artık yoktur; misyonunu ve kendi serüvenini tamamlamıştır. “Gelecek sefere” yoktur artık, “yarın görüşürüz”ler yoktur, o perde kapanmış, film bitmiştir…

O an geldiğinde doktor gayet sakince “Kendisi ex olmuş; morgda şu anda” der size. O “ex oldu” denilen kişi, sizin hayatınızın en kıymetlisidir halbuki…Bu cümleyle yüzünüze bir alev yürür saniyeler içinde. Algılayamazsınız. Kulaklarınızda bir uğuldama olur. Cümleyi zihninizde evirir, çevirir “Yok, kesin yanlış anlıyorum ben” dersiniz…

Bu cümleyi duyunca sizin ayakkabılarınız sizi taşımaz olur; yere yıkılırsınız çünkü dizlerinizin “bağı” çözülmüştür artık…Eminim ki, doktor bey o tatlış Şadiye Hanım’ı tanımış olsaydı ondan bu şekilde bahsetmezdi…

Bu yazıyı okuyan doktor okurlarım varsa hepsinden bir tek ricam var : Analitikliğinizi hastaya tedavi uygularken veya ameliyat yaparken sergileyin; çok kıymetli bir yakınının durumunu soran insanın yüzüne bakıp “ex oldu; morgda şu anda kendisi” demeyin; o kadar “analitik” olmayın. “Hasta yakını psikolojisi nasıldır?” ve “Vefat bildirimi insani şekilde nasıl yapılır?” konularında eğitimler alın; olur mu?

Çünkü insan sadece et, kemik, su, yağ ve kastan ibaret değil. Bir bebek dünyaya geldiğinde masum ve bembeyaz bir sayfa gibidir. Sartre’ın söyleyişiyle “İnsan, yaşama fırlatılmıştır.” İnsan olma deneyimine ağlayarak “merhaba” demiştir. Yaşamı boyunca ona öğretilenlerle, bilinciyle, zihniyle, algılarıyla, duygularıyla ve tüm yapıp etmeleriyle o bebek “insan olma serüveninde” adımlar atacaktır artık.

Gün gün, yıl yıl olgunlaşma, insanlaşma ve gelişme basamaklarımızda “duygular”ı böylesine yadsıyarak, yok sayarak insani yanımızdan eksilmez miyiz? 19 saat uyumadan iyi bir haber beklemiş insanlara o vefatı bildirirken “Paketiniz kargoda kaybolmuş” dercesine konuşmayın sevgili doktorlar; 2 dakikalık insani bir efor sarf etmek sizi eksiltmez. Asırlık bir yaşam sona ermiş; haydi hasta yakınının psikolojisine saygınız yok, bari buna saygınız olsun… Doktorluğu duyarlılıkla, yetkince ve insanca icra eden hekimlerimizi tenzih ederim.

anneanne torun sevgisi

anneanne-torun-aski-sadiye-hanim-ve-aslisi

Şadiye Hanım edebiyatçı kimliğiyle, şahane anneanneliğiyle, Büyük ATATÜRK’e olan sevgisiyle, efsane sofralarıyla, yazdığı şiirlerle, temsillerle, piyeslerle, dedem gibi prensipli ve “zor” bir adama sabırla eşlik edişiyle, cumhuriyet kadını kimliğiyle, bana tüm kazandırdıklarıyla kendi serüvenini tamamladığına inanmış olacak ki, dünyayı adımlamaktan artık vazgeçti ve sonsuzluklara gitti. Dönmemecesine. Bu gerçeği elbette kabul ediyorum ama kabul ediyorum demek, bunu hazmedebiliyorum demek değil…

Birçok inanışın metinlerinde “dünyanın sonu”na atıflar yapılır. Kitaplarda birbirini tamamlayan simgesel ve felsefi “Kıyamet Günü” tavsirleri yer alır. Derler ki, kıyamet günü geldiğinde gök katları yarılacak, dağlar üstünüze yıkılacak, her yer lavlarla kavrulacak…İşte anneanneme veda etmek de benim hayatımın kıyameti oldu…Göğün yarılması ne demek, dağların üstüme yıkılması ne demek, lavların her yanı kaplayıvermesi ne demek ben öğrendim geçen hafta…

En kıymetlimi toprakların içine koyarken, kürek sesleri birbirine karışırken benim kalbim de yerinden sökülüp o kabrin içine Şadiye Hanım’la beraber gömüldü. Kat kat kara topraklar kürek kürek üstüme yağdı da, ben altında kaldım…Gerisini pek anımsayamıyorum…

Dilerim bana verdiği tüm emeklere layığımdır Şadiye Hanım’ın; dilerim ona iyi bir torun olabilmişimdir ve dilerim ondan öğrendiklerimi ben de yaşama onun gibi yansıtabilirim…Güle güle git Şadiyosum, en kıymetlim, atom karıncam…Yolun ışık olsun…Aydınlıkla, huzurla…

Herkes işitsin ve bilsin ki, dünyadan “Şadiye Hanım” geçti…

Her ayakkabı “trend” değildir; anneanne ayakkabısı çok ağlatır; kalbinizi söker yerinden…

“Ayakkabı Ruhun Arabasıdır”

Paylaş ki, Shoepera'yı Birlikte Büyütelim:

20 Comments

Bir Ses Verin:) Ne Diyorsunuz Bu Konuya?